Müzeyyen Senar Sahneye Çıktı

Hayatımda ilk defa geçen hafta saat 23’ü 20 geçe Müzeyyen Senar’ı karşımda, sahnede şarkı söylerken gördüm. Bugüne kadar evinde, plajda, yolda konuşup görmüş, röportajını yapmıştım. Ama sahnede dinlemek kısmet olmamıştı. Nihayet olmayan şey oldu ve Müzeyyen Senar, beyaz tuvaleti içinde, yanık teni, kırmızı saçlarıyla karşımızda «arz-ı endam» eyledi.

Gazinoda onunla sahneye çıkmadan önce konuştuk. Evinde de kısaca konuşmuştuk. Özetle bize şöyle söyledi: «Ben, millet menfaatine sahneye çıkıyorum kardeşim! Para – pul düşündüğüm yok… Hani, tekrar ihtirası kabardı, demesinler. Ufacık bir ücret. Miktarını söylemem. Ayıp olur, söylemem… Aman resmimi çekmeyin (evinde böyle demişti). Millet için valla… Ben tam zamanında sahneyi bıraktım. Şimdi de yeniden çıkıyorum, diye yazmayın… Yeniden değil. Israr ettiler, on beş günde bir, haftada bir çıkacağım. Hani dost, ahbap meclisinde şarkı söyler gibi. Çalışıp para kazanır gibi değil…»





Önce kuaförden, sonra etrafındaki kalabalıktan vakit bulup sorduk: «Heyecanlı görünüyorsunuz. Bunca yıl sonra hala mı heyecan?»

- «Bunca yılı var mı, kardeşim? Sahneye ilk çıkışım kadar heyecanlıyım. Bende bu heyecan geçmez. Kaç yaşına gelirsem geleyim, ne kadar tecrübeli olursam olayım, kafamda 'Acaba beni beğenecekler mi?' düşüncesi vardır, işte heyecanımın sebebi de bu.»





Vakit gelmiş, 16 yaşındaki Selma Güneri, yaşını çok kesin olarak bilmediğimiz Müzeyyen Senar'a sahneyi bırakmıştı. Herkeste bir merak, bir heyecan. «Acaba ne yapacak?» gibi cümleleri komşu masalardan duyuyoruz. Müzeyyen Senar'ı sahnede görüp dinlemeye Ajda Pekkan, Göksel Arsoy, Neriman Köksal, Pervin Par da gelmiş. Selma Güneri de, eşi Yusuf Sezgin'le gitmedi, kaldı. Herkes ondan ders alacakmış gibi bekliyor. Nihayet sürekli, şiddetli alkışlar, «yaşa», «varol», «nurol» sesleri arasında Müzeyyen sahneye çıktı. Hem de şarkı okuya okuya. Öyle sahneye çıkıp kırıtmadı, şarkının içine dalar gibi girdi:





«Nedeyim sahne çemen...» le başladı. Arkadan: Gülmedi şu bahtım...» dedi ve devam etti... Üçüncü şarkısı, «Sil gözünün yaşını...» Dördüncüsü ise «Garibim, garibim ben» oldu... Söyledikçe söylüyor, açıldıkça açılıyordu. Beşinci şarkıdan önce halka «temennah» etti. Yani elini önce dudaklarına, sonra alnına, sonra dinleyicilere doğru uzattı. «Davudi» denilen sesiyle, yeri göğü inletiyordu. Mezzosoprano, hatta «alto» denilen bîr ses. Hacimli, oktavlı, yüksek perdelerde çatallaşmayan bir ses.





«Ah edip inlerim gurbet elinde...» şarkısından sonra, «İkinci fasıl Uşşak faslı,» dedi. Sahneye Baki Süha Ediboğlu'nu davet etti. «Cana, rakibi handan edersin, şarkısını okuyacağım,» dedi. Baki Süha bu şarkının, Atatürk'ün çok sevdiği bir şarkı olduğunu anlattı ve bir güzel şiir olan sözlerini okudu. Müzeyyen şarkıyı o kadar güzel okudu ki dakikalarca alkışlandı ve keyfinden öndeki masaların birinden bir kadeh rakıyı alıp yuvarladı! Ondan sonra, «Ben melanet hırkasını giydim kime ne?» ve «Keklik dağlarda ışıldar»ı okudu. Dokuzuncu şarkı, «Dağın ardındayım»dı. Bunun arkasında bir gazel «attı», adeta yer gök inledi! «Offf», «ahhhhh» sesleri yükseldi. Bir saat geçmişti. Müzeyyen okudukça dinleniyor ve demleniyordu. Bu şarkının ardından alkışlar yükseldi. Bekledi. Konuşma sırası gelince, «Allah canını alsın nazar boncuğum çatladı!» dedi. «Hayırdır inşallah»ı da ilave etmeyi unutmadı. Bütün alkışlara teşekkür ediyor, «Sağ olun efendim, var olsun efendim,» diyordu. Bir aralık bazı şarkıcılarla alay etti. Boyuna elbise değiştirip sahneye gelen, «cicilerini» gösterenlere taş attı. Halka sordu, «Elbisemi değiştireyim mi? Başka kostüm giyeyim mi?»





- «Hayır» sesleri yükselince, «Oh çok şükür kurtuldum elbise göstermekten,» dedi.

Bir aralık masalara geçti. Oturup arkadaşlarıyla konuştu. Bu sırada saz heyeti taksim yapıyordu. Müzeyyen, ellerini eski «üslup» üzere açarak okuyor. Yerinde duramıyor, ama dans da etmiyor. Yarım yüz yıl evvelki hanendelerin biraz dinamik icra şekli... Kimseyi taklit etmiyor. Üstelik sık sık, «35 yıl önceki dostlarım burada. Hepsiyle birlikte okudum. 30 değil, saklamayın 35 yıldır okuyoruz!» diyor, yıllara mey dan okuduğunu belli etmek istiyordu.





«Biraz kul, biraz duman» şarkısından sonra, Avni Anıl'ı sahneye çıkarttı. Onunla birlikte: «Yalan yıllar» şarkısını okudu. Sonunda da konuştu, «Ahhh o yıllar! Ne çabuk gidiyor!» diye derin derin iç çekti. Birinci şarkısından sonra ağlamıştı, gene ağladı.

«Sevmiyorum seni artık, gözlerimi geri ver» şarkısını bitirip 15'inci ve son şarkıya başladığı zaman bir buçuk saat geçmişti. Kızına isim olan şarkıyı «Feraye» yi dinleyicilerle birlikte okudu. Son şarkısında «Hoptirininnam» derken bir taraftan da zeybek oynuyordu...

ALINTI: SES DERGİSİ’NİN 1968 TARİHLİ 31. SAYISI



Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir