Tunç Oral Başrol İstiyor




Arnavutköy’de, Sohban’ın platosundayız… 1963 yılı SES Mecmuası Kapak Yıldızı Yarışması’nda finalist olarak sinemaya giren Tunç Oral’la kapı kenarında konuşuyoruz. Sağımızdan solumuzdan tepeden tırnağa silahlı adamlar vızır vızır geçiyor. Biraz ötede sık sık patlatılan tüfeklerin, tabancaların sesleri kulaklarımızda çın çın ötüyor. İçeride, üstüne İspanyol köylülerinin giydiği cinsten bir elbise geçirmiş «kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli» bir dilber etrafına toplanan kovboyların elleriyle tuttukları tempoya uymuş, durmadan dans ediyor… Tabii anladınız. Bir kovboy filminin setindeyiz. En azından iki yüz yıllık bir yapı olan ahşap köşk, Teksaslı sığır çobanlarının akşamları gelip bir, iki «tek parlattıkları» meyhane oluvermiş. Ee, boşuna «İnleyen ölür, yaşayan görür» dememişler. Bu gidişle o köşk daha neler neleeer göreceğe benzer. Başındaki kovboy şapkasını hafifçe geriye itmiş olan Tunç Oral’sa etrafında olup bitenlerle hiç ilgilenmiyor, durmadan konuşuyor:





- «Tam dört yıldır bu mücadelenin içindeyim. Ne verdi sinema bana bugüne kadar?... Un mü? Modalı Tony Tunç olduğum günler bütün Kadıköy tanırdı beni... Şan, şöhret hastası olmayan bir adam için bu kadar ün yeter de artar bile... Halter şampiyonluklarımın, vücut güzeli müsabakalarının getirdiği şöhreti saymıyorum bile... Para mı? Bu dünyada paranın ne kıymeti var... Tam dört yıl hiç kimseye, hiç bir şeye itiraz etmeden bekledim. Her yapılan teklife 'Belki bu filmle şansım açılır, belki bu rol hayatımın dönüm noktası olur' düşüncesiyle 'Olur'



dedim. Böylece dört yıl hiç bir değeri olmayan rollerin harcanan adamı oldum. Ama artık yeter. Sabrım taştı. İnsanın hayatında dört yıl, çok uzun bir süredir. Artık bundan sonraki parolam şu: «Hep başrol.» Ya olur, ya olmaz. Olursa, çok sevdiğim, çok şeyler umarak geldiğim sinemada kalır, Türk sinemasına bütün kalbim, bütün mevcudiyetimle faydalı olmaya çalışırım. Olmadı mı, sinemayı bırakırım. Ama şunu da söyleyeyim ki içim sızlaya sızlaya... Siz, hiç açlıktan ölen kimse gördünüz mü? Kaldı ki «gül gibi» lisanım var elimde. Yine tercümanlık yapar, o rahat hayatıma kavuşurum...»





Birden durakladı. Bir sigara yaktı.

— «Bütün ızdıraplarına, bütün meşakkatine rağmen bu mesleği çok seviyorum,» diye beili belirsiz bir sesle mırıldandı. «Dört yıl beklemem de bu sevgimi ispat etmiyor mu? Zaten iki dayanağım var. Biri, sinemaya olan sevgim, diğeri ise, kendime olan güvenim. Bu filmde başrol oynuyorum. Bir ay önce Yıldız Tezcan'la da başka bir filmin başrolünü paylaştım. Önümde yapılmış üç mukavele var. Üçü de başrol. Filmler piyasaya çıksın koyunun ak mı, kara mı olduğu belli olacak...»



Tunç Oral üzgündü. Kendisine şans tanınmadığından yakınıyor, fırsat verilmediğine inanıyordu. Bütün bunlara rağmen kendine olan güveninden hiç bir şey kaybetmeden «Türk sinemasında bir de Tunç Oral var» diyordu. Bütün sinema geçmişini, dört yıldan beri afişlere hep üçüncü veya dördüncü yazılan ismi üzerinde kumar oynuyordu. Kumar masasından ya bir 'star' ya da bir 'hiç' olarak kalkacaktı. Doğrusu büyük, hem de çok büyük bir kumardı bu...

ALINTI: SES DERGİSİ’NİN 1967 TARİHLİ 46. SAYISI



Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.