Hüseyin Peyda Lokantacı Oldu

Unutulmaz «Mezarımı Taştan Oyun» filminin unutulmaz jönprömiyesi Hüseyin Peyda’nın elleri kaç işe dalıp çıkmıştır, bilir misiniz?

Peyda İstanbul’a 1946 yılında gelmişti. Önce gitti Edebiyat Fakültesinin Felsefe Bölümüne kaydoldu. Bir taraftan da ekmek parası temin edebilmek için bir dükkan arıyordu. Nihayet Sirkeci’de tam istediği gibi bir yer buldu… İstanbul’a gelişinin ikinci ayında İstanbullular lahmacundan, içli köfteden bahseder oldular. İstanbul’un tamamen yabancısı olduğu iki yemek, genç bir üniversite öğrencisi tarafından «ayaklarına kadar» getirilmişti… Lokanta bir süre çok iyi işledi… Fakat Peyda’nın bir işte uzun süre durmayan karakteri ona, bu çok iyi işleyen dükkanı bir başkasına devrettirdi.





Ondan sonra, lahmacun hamuru ve içli köfte «meyanesi» içinde olan ellerini matbaa hurufatları önünde kumpas tutarken görüyoruz. Genç Peyda, ünlü bir tarihçi ile dergi çıkarmaktadır. Yazılarını yazmakta, dizmekte, tashihlerini yapmakta ve dergisini tevzi etmektedir... Mürekkep kokuları içinde iki üç yıl geçer. O iki üç yılın sonunda Peyda'yı bir dökümhanenin sahibi olarak görüyoruz. Dökümhane büyür, büyür bakır fabrikası olur. Bir süre sonra kader rüzgarı daldan dala dolaşıp duran Peyda'yı kaldırıp Yeşilçam'ın tam göbeğine atar... Peyda, artık film prodüktörü olmuştur. Sinemanın kuralını çabuk benimser «Türk sinemasında prodüktör her şeydir...»





İşte bu yüzden o da ilk filminin baş oyunculuğuna, ikinci filmde bir de senaryo yazarlığı ekler. Üçüncü filmde ise filmin jeneriği artık baştan başa kendi adiyle doludur. Rejisör o, prodüktör o, senarist o...

«Bir adam, bir film» formülünü 1958 yılına kadar sürdürür. O tarihte sinemayı terk eder kadın berberliğini dener. Hüseyin Peyda'nın bugüne kadar seçtiği mesleklerin içinde en kısa »Öreli olanı budur. Bir süre sonra Hüseyin Peyda'yı rejisör ve karakter oyuncusu olarak tekrar Yeşilçam'a dönmüş buluruz. Fakat bu dönüş «Mezarımı Taştan Oyun», «Söyleyin Anama Ağlamasın» ve «Perişan» gibi hasılat rekorlarını kıran filmlerin prodüktörü için pek tatmin edici olmaz. O zaman Peyda'yı bir düşüncedir alır.





İşte biz Hüseyin Peyda'yı böyle düşünürken bulduk. Bir süre bizimle dertleşti, sonra «Gelin,» dedi. «Birlikte dolaşalım.» Alyon sokağındaki, kuaförden başlayarak «iş tuttuğu» yerleri bir bir dolaştık... Şimdi Kız Lisesi olan Fakülte binası, eski deyimle kıraathane olan eski lokanta, kapısında kocaman bir kilit asılı matbaa ve dökümhane, bakır fabrikası... Peyda, her gittiği yerde eski bir aşinayla karşılaşmış gibi karmakarışık hislerin içindeydi. Kah belli belirsiz gülümsüyor, kah göz pınarlarında biriken birkaç damla yaşı bize belli etmemeye çalışarak siliyordu. Nihayet hava kararmıştı. Bütün iş yerlerini «tavaf» eden Peyda'ya bir şey soracaktık, sözümüzü kesti.



- «Kararımı verdim...» dedi «Her şey aslına rücu eder. Hayata lokanta ile başladım... Yüz binlerce lira kazandım. Sonunda hepsini Yeşilçam'da doğru bildiğim, iyi bildiğim yolda tükettim. Şimdi gene Lokanta açacağım. Gene kendi elimle içli köfte yuğuracağım, kendi elimle lahmacun pişireceğim. Kazandığım parayla tekrar Yeşilçam'a dönüp sinemaya bıraktığım yerden devam edeceğim...»

ALINTI: SES DERGİSİ’NİN 1967 TARİHLİ 52. SAYISI



Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.