Türk Sineması 53 Yaşında




Ülkemizin sinemayla ilk alışverişi 1896 yılma rastlar. Tam ve gerçek anlamıyla dünyadaki ilk sinema gösterisini yapan Lumiere kardeşlerin yetiştirip film çekmeleri için dünyanın dört bir tarafına yolladıkları operatörlerden Doublier, Mesguich, Promio, Moisson ve Perrigot 1896 yılından itibaren sık sık yurdumuza uğrayıp film çektiler. Yine aynı yıl Osmanlı sarayında yurdumuzdaki ilk sinema gösterisi yapıldı. Yalnız bu ilk gösteriyi yapan yabancının kimliği bilinmemektedir. Filmin gösterildiği tarihte küçük bir çocuk olan Abdülhamit’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu’nun hatıralarında bu gösterinin Jean ve Bernard adlı iki «Saray hokkabazı» tarafından yapıldığı belirtilmekte, diğer bazı kaynaklar da aynı gösterinin yine adı bilinmeyen bir Fransız ressamı tarafından yapıldığını yazmaktadırlar.



Saraydaki gösterileri, «halka açık sinema seansları» takip etti. Bu iş için, bugünkü Galatasaray meydanındaki ünlü 'Sponek' birahanesi seçilmişti. Fakat bu birahanedeki gösteriler pek uzun ömürlü olmadı. Sinema, 1896 - 1908 dönemini semt semt, konak konak dolaşarak geçirdi. Nihayet 1908 yılında Romen uyruklu bir Polonya Yahudisi olan Sigmund Weinberg, Tepebaşı'nda, eski Komedi Tiyatrosu'nun bulunduğu yerdeki binada (O bina şimdi yıkılmıştır) «Pathe Sineması»nı açtı. 1908'den 1914 yılına kadar Pathe Sinemasına topu topu 5 sinema salonu daha eklendiğini görüyoruz. Türkiye'de film çekimi ise ancak I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla gerçekleşti...



UZKINAY KAMERA BAŞINDA...

İstanbul Sultanisi (Lisesi) Dahiliye Müdürü olan Fuat Bey (Uzkınay) sinemaya ilgi duyan Türklerin başında geliyordu. Bu yüzden bütün boş zamanlarım Pathe Sinemasının makine dairesinde geçiriyordu. Günün birinde nihayet muradına erdi, projeksiyon makinesinin nasıl kullanıldığını öğrendi ve okul müdüründen izin alarak, aynı okulda öğretmenlik yapan Şakir Beyle (Seden) birlikte öğrencilere film göstermeye başladı. Bir süre sonra iki arkadaş yanlarına Şakir Beyin ağabeyi Kemal Beyi de alarak bir ortaklık kurdular ve önce Sirkeci’de, sonra da Demirkapı'da birer sinema salonu açıp işletmeye başladılar.



1914 yılına kadar Uzkınay'ın sinemacılığı, 'sinema makinistliğinden ileri geçmiyordu. Osmanlı İmparatorluğu seferberlik ilan edince Uzkınay da yedek subay olarak orduda görev aldı ve 14 kasım 1914’de ilk filmini çekti. Aynı zamanda bir Türk tarafından çekilen ilk film olan «Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı»nın çok enteresan bir hikayesi vardır. 1876 - 77 Osmanlı - Rus Savaşı (Buna «93 Harbi» de denmektedir) sonunda Yeşilköy'e kadar ilerleyen Rus orduları, Yeşilköy'de bir anıt yapmışlardı.





I. Dünya Savaşından önceki günlerde basın, kamuoyunu bu anıtın yıkılması için iyice hazırladı. Nihayet 14 kasım 1914 cumartesi günü anıtın yıkılmasına başlandı. Daha önce, bu olayın filme alınması düşünülmüş, bunun için de merkezi Viyana'da olan bir film şirketi ile anlaşmaya varılmıştı. Son anda, heyecanın da tesiriyle bu karar değişti ve «Bu milli bir olaydır. Filmini de ancak bir Türk oğlu Türk çekebilir...» dendi. Akla hemen yedek subay Fuat Bey geldi. Bu filmi çekmek için Viyana'dan kalkıp İstanbul'a gelen yabancı filmcilerden iki, üç saat ders alan Uzkınay, 14 kasım cumartesi günü kamera başına geçti ve 300 metre film çekti. Bu, Türkiye’de bir Türk tarafından çekilen ilk filmdi.



SİNEMA ASKERE ALINIYOR!

Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, Almanya seyahatinden dönünce Alman ordusundaki gibi bir sinema dairesinin Osmanlı ordusunda da kurulmasını emretti. 1915 yalında «Merkez Ordu Dairesi» kuruldu ve çalışmaya başladı. Dairenin başında Sigmund Weinberg vardı. Uzkınay da onun yardımcılığına tayin edilmişti. Osmanlı İmparatorluğu 1916'da Romanya'ya harp ilan edince, bir saat içinde düşman tebaası oluveren Weinberg de bu görevinden affedildi.





İLK HİKAYELİ FİLMLER...

1913’te kurulan 'Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de, Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin faaliyete geçişinden kısa bir süre sonra film çalışmalarına başlamıştı. Bir süre kısa belge filmleri yapan cemiyet, konulu filmler çevirmek için ısrar eden 18 yaşındaki genç bir üyenin dileğini kabul etti. 1917 yılında, iki hikayeli film yapmak için imkan verilen bu 18 yaşındaki gencin adı Sedat Bey'di (Simavi). Sonradan sinemayı bırakıp gazetecilik hayatına atılan merhum Sedat Simavi, İ917’de «Pençe» ve «Casus» adlı filmleri çevirmeye başladı ve bundan da önemlisi her ikisini de tamamladı. Aslında hikayeli film çevirmek için çalışmalar, ilk sinema salonunu açan Sigmund Weinberg tarafından 1916 yılında başlatılmıştı. Weinberg «Arşak Benliyan Operet Kumpanyası» ile önce «Leblebici Horhor» u çevirmeye başladı.



Filmin baş oyuncularından birinin ölümü üzerine bu film yanda kaldı. Weinberg'le, Benlivan bu defa «Himmet Ağa'nın İzdivacı» nı çevirmeye başladılar. Fakat filmde rol alan artistlerin askere alınmalarıyla bu film de yanda kaldı ve ancak 1918'de bitirilebildi. Bu bakımdan, «Pençe» ve «Casus», çevrilmeye başlandıkları tarih itibariyle değil de, tamamlandıkları tarih itibariyle «İlk Türk Filmleri» sıfatını kazandılar. «İlk» sıfatını taşıyan bu üç filmin, yani «Ayestefanos Abidesinin Yıkılışı», «Pençe» ve «Casus» un kopyalan bugüne kadar süren aramalara rağmen maalesef bulunamamıştır. Elimizde, en eski Türk filmi olarak «Himmet Ağa'nın İzdivacı» filminin oyuncularından Ahmet Fehim Efendinin rejisörlüğünü yaptığı «Binnaz» ve «Mürebbiye» (1919) bulunmaktadır. Adı geçen bu iki filmin kameramanlığını da Fuat Uzkınay yapmıştır.



Ahmet Fehim Efendi'nin «Binnaz» la «Mürebbiye» sini, Şadi Karagözoğlu'nun «Bican Efendi»li komedileri izledi. İbnürrefik Ahmet Nuri Beyin «Hisse-i Şayia» adlı adapte piyesinde Fikret Şadi’nin yarattığı kompozisyonu, beyazperdeye uygulayan Şadi Karagözoğlu, 1921'den itibaren «Bican Efendi Vekilharç», «Bican Efendi Mektep Hocası», «Bican Efendinin Rüyası» gibi seri komedi filmleri çevirmeye başladı...





VE SONRASI

Almanya'da bir taraftan tiyatro tetkikleri yaparken bir yandan da filmlerde rol alan ve üç filmin rejisörlüğünü yapan Ertuğrul Muhsin, 1922’de memlekete döndü. Aynı yıl, film işletmeciliği yanında film çevirmek de isteyen ve bu maksatla «Kemal Film» şirketini kuran Şakir ve Kemal Seden kardeşlerle anlaştı. Türkiye'deki ilk filmi olan «İstanbul'da Bir Facia-i Aşk» veya diğer adıyla «Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli»nden sonra Muhsin Ertuğrul, tam 16 yıl süreyle sinemanın tek hakimi olarak kaldı. Sinema tarihçisi Nijat Özön, Muhsin Ertuğrul'un hakimiyetiyle geçen 1922 - 1939 devresine «Tiyatrocular Dönemi» demektedir. 1939'dan 1952'ye kadar olan devrede bir taraftan tiyatrocular «sanatlarını icra ederlerken», bir yandan da yeni yetişen genç sinemacılar, ilk denemelerini yapıyorlardı. Buna «geçiş dönemi» diyebiliriz. Nihayet 1952'de Lütfi Akad'ın çevirdiği «Kanun Namına» bu geçiş dönemi» ni kapadı, «sinemacılar dönemi»nin başlamasını sağladı.



Bugün, 1967’de, sinemanın 53'üncü yılında görünen durum şudur: Türkiye'de, yılda çevrilen 240 film, hem mevcut sinema adedine göre çok fazladır, hem de çevrilen fil imlerin çoğu sinema sanatıyla ilgilenen herkese utanç verecek derecede kötü, zararlı ve kalitesizdir. Rejisörler arasında kopya ettiği filmlerde bile aslının estetik başarısına ulaşmaktan «aciz» olanlar vardır.





650 - 700 kapalı sineması olan Türkiye' de bir yılda piyasaya 240 film sürülünce sinema sahasında arz - talep kanunu tersine işlemekte, bu yüzden yapımcılar para kazanamamaktadırlar. Seyirci, yabancı film kopyalarından, aynı artistin bir yıl içinde en azından 10- 15 filmini görmekten bıkmış ve yavaş yavaş sinemadan ayağım çekmeye başlamıştır. Yıldızların yüksek ücretleri, sinema fiyatlarının, umumi fiyat seviyesine göre düşük oranda kalması ve mali mevzuattaki bazı maddelerin yerli filmciliğin aleyhine işlemesi sinemanın içine düştüğü ekonomik krize belli oranda tesir etmişlerdir.



Konuştuğumuz yapışıcıların içinde sinemamızın bugünkü durumundan memnun olan bir tek kişi dahi yoktur. Sinemayla ilgilenen bir kısım aydınlar ise sinemacıların «Halk Sineması» sloganına şiddetle karşı çıkmış, bu durumu beğenmediklerini belli etmişlerdir. Bugün sinema «tariz» le ayakta durmaktadır. Filmlerin kalitesi ekonomik durumla ilişik olarak gitgide kötüleşmekte, bu durum da hasılatı azaltmakta, azalan hasılat, yapımcıyı daha kötü filme itmektedir. Garip olan, bu durumun tam tersinin de karlı olmayışıdır. Yani kaliteli ve iyi filmler de sinemacı deyimiyle «iş yapamamaktadır.»



Umumi kanaat, Türk sinemasının iyiye, güzele gitmesini içine düştüğü durumdan kurtulmasını isteyen herkesin, bugüne kadar arada geçenleri unutup el ele vermesi ve bu «çıkmaz» dan kurtuluşun çaresini beraberce aramasıdır. Sinemamızın 60’ıncı yıldönümünü üzülmeden kutlamamız ancak bu işbirliği ile mümkün olabilecektir.

ALINTI: SES DERGİSİ’NİN 1967 TARİHLİ 49. SAYISI



Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.